Tayyip Erdoğan, Ekim ayında yaptığı bir açıklamada özetle şunları söylemişti:
“Fikri iktidarımızı hâlâ tesis edemedik. Hiç kimsenin bu fikri iktidar arayışından rahatsız olmaması gerekir. Gerçek iktidarın, fikri iktidar olduğunu biliyoruz. Şahsen bu konuda kendimi biraz mahzun hissediyorum. Samimi bir muhasebeyle, 18 yılda her alanda tarihi eserlere, hizmetlerle imza attığımızı ama eğitim ve öğretimde, kültürde arzu ettiğimiz ilerlemeyi sağlayamadığımızı düşünüyorum.”
Erdoğan’ın talimatı üzerine harekete geçildi. Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan ve bir grup AKP’li zenginin yönetim kurulu üyesi olduğu “Yeni Sanat Vakfı” kuruldu.
Vakfın amacı vakıf kuruluş ilanında şöyle tanımlandı:
“Kadim medeniyetimizin yapıtaşları ve değerleriyle beslenen evrensel bir kültür sanat anlayışından güç alarak, eğitim ve üretim odaklı yaklaşımı ile Türkiye’nin kültürel sanat ekonomisine katkı sağlamak ve vakıf senedinde yazılı diğer amaçları gerçekleştirmek”.
Türkiye tarihinde hiçbir düzen partisinin başaramadığı, kitlesel bir faşist hareket inşa etmenin “onuruna” sahip olan AKP iktidarı, kendilerine oy veren milyonların kültürel ihtiyaçlarını, sabahtan akşama kadar sövdükleri kültür endüstrisinin bileşenlerine eklemlenerek doyuruyorlar. Belediyeleri, kültür vakıfları, yazarları ve şarkıcıları bu iş için seferber oluyor. Nihat Doğan’dan Hopdedik Ayhan’a kadar birçok neden ünlü olduğu belli olmayan isim halkın 1000 metreden fazla yaklaşamadığı Saray’da ağırlanıyor.
Ancak örgütledikleri paramiliter güçleri, bindirilmiş kıtaları ve satılık kalemleri bir arada tutmak, “dava” etrafından birleştirmek için Hopdedik Ayhan yeterli olmuyor. Bu nedenle yıllardır “solun kültürel iktidarına karşı cihat” ile “kültürün kendisine karşı cihat” arasında sürekli gidip geliyorlar. Necip Fazıl-mehter takımı-Mehmet Akif üçlüsüne sıkı sıkı sarılmalarına rağmen bazen de “Bu işler bizi aşıyor” deyip kültür endüstrisine teslim oluyorlar.
Kültürün son tahlilde bir üstyapı kurumu olduğunu, kültürel hegemonyanın siyasi hegemonyayla ilişkili olduğunu bilenler açısından ortada bir sıkıntı yok. Kimse içini “Siyasal iktidar bizde değil ama en azından kültürel iktidar bizde” diye içini rahatlatmıyor. Kültürel iktidarı sıkıntı yapanların derdi muhalefet karşısında ideolojik olarak zayıf düşmemek. Bir tarihe, birikime ve geleneğe ihtiyaçları var. Fakat korkusundan Yıldız Sarayı’ndan çıkamayan Abdülhamit’in istibdadıyla, Vahdettin’in İngiliz gemisiyle kaçışıyla, ABD gemilerinin kıble yapılıp namaz kılınmasıyla yoğrulan bir tarihten malzeme çıkmaması bir sorun olarak önlerinde duruyor.
Kültür politikasının kısa tarihi
Her iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillenen bir kültür politikası vardır elbet. İttihatçılar Türkiye’de ilk ‘milli kültür’ diyebileceğimiz politikayı hayata geçiren ekipti. 1908-1923 arası ‘milli-manevi’ değerlerin, pozitivizme yedirildiği bir kültür politikası uygulandı.
1923’te daha farklı bir politika gündeme geldi. 1923 öncesinin “Batının iyi yönlerini alalım, ahlaksızlığı kalsın” siyaseti yerine kapsamlı bir kalkınma, modernleşme ve batılılaşma programı etrafında gelişen bir kültür politikası oluşturulmaya çalışıldı. Osmanlı’dan kalan yorgun ve umutsuz köylü kitlesiyle baş başa kalan Cumhuriyet, öncelikle bu nüfusu dönüştürmeye çalıştı. Avrupa’ya bu dönemde çok sayıda öğrenci yollandı. Avrupa’daki sanat okullarına giden öğrencilerden ‘devrimlere’ omuz vermeleri istedi. Ama sonuç Cumhuriyet’in düşündüğü noktaya ulaşmadı. Bir kere yeni rejim soyunduğu işi ciddiye almadı ve ülkeyi devlet eliyle kapitalistleştirirken kendi sınırlı toplumsal heveslerinin de ayağına kurşun sıkmaya başladı. İkincisi desteklenen aydın-sanatçı-eğitimci kitlesinin azımsanmayacak bir kısmı sola yöneldi, ilericiliğin toplumda kökleşmesine katkı sağladı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye emperyalizme teslim edildi ve kültür, dünya pazarıyla bağ kurmaya başladı. Kültür endüstrisi günlük yaşama sızmaya başladı. Bu dönemle 1980 arasında devletin resmi kültür politikası yine ‘modernleşme’ oldu. Ancak Soğuk Savaş’ın ve anti komünizmin doğal bir sonucu olarak ilk kez ‘milli-manevi’ değerler denen gerici sanat anlayışı ilericiliğe karşı devlet eliyle kollanır hale geldi.
Kitle iletişim araçlarının bugünkü kadar gelişmiş olmaması, iktidarların da mevcut araçları yeterince kullanma becerisini gösterememesi, 1980 öncesi popüler kültürün içine isyan kültürünün sızmasını sağladı. Göç olgusunun bütün hızıyla yaşandığı gecekondularda yaşayan ve hala köylerinden tam olarak kopmamış emekçi kitlelerin kent yaşamında ağırlığını hissettirdiği bir dönemde, 1970’li yılların başında, halk müziği ve sanat müziğinin içine oryantal ögelerin de karıştığı bir “sentez” olarak arabesk müzik doğdu. Devrimci mücadeleden etkilenen kentli gençlerin içinden doğan Anadolu pop-rock da dönemin bir diğer popüler müzik türü oldu.
İçinden çıktıkları toplum kesimlerinin bir yansıması olan bu müzik akımları 70’li yılların sonlarına doğru devrimci mücadelenin yükselmesi ile hızla siyasallaştı. Daha çok Anadolu pop-rock’ta görülen bu siyasallaşma arabeskte daha az etkili oldu.
12 Eylül: Arabesk ve milliyetçiliğin ittifakı
12 Eylül’ün kültür politikası Türk-İslam senteziydi. İlericiliğin önünü kesmek için önü açılan sağcılık, kültür politikasını şekillendirdi. Bu dönemde üniversitelerde Geleneksel Türk Sanatları bölümleri açıldı. Namlı gericiler üniversitelere dolduruldu. Üniversitelerin sanat bölümlerinin genel görüntüsü AKP’li belediyelerin sanat kurslarını andırıyordu. Televizyonlarda milliyetçi dozu yüksek tarihi filmler eksik olmadı.
Ancak 12 Eylül’ün kararlılıkla hayata geçirdiği neoliberal program Türkiye toplumunu hızla dönüştürdü. 80’lerin ikincisi yarısından sonra kültür alanı da asıl şeklini almaya başladı. Piyasa, sanat dünyasının en küçük hücrelerine kadar sızdı. Sinema, televizyon ve edebiyat kapsamlı bir dönüşüme uğradı. 80 öncesinin ünlü pop müzik icracıları, dinleyicilerini toplumsal dertleri olduğuna ikna edemeden kaset bile çıkaramazken, yeni dönemde her türlü toplumsal hassasiyete neredeyse küfür edilir oldu.
Neoliberalizmin toplumu hızla şekillendirmesi ve devrimci hareketin etkisizleştirilmesi,12 Eylül’ün esas duruştaki kültür politikasının bir anlamda gereksizleşmesine yol açtı. ‘Milli sanat’ yerinde bırakıldı, desteklendi, teşvik edildi ancak kültür endüstrisi piyasasın dikensiz gül bahçesinde büyümeye başladı.
Açık siyaset yapma ve konuşma imkanlarının azaldığı bu dönemde kültür ve günlük yaşam sorunları başlıca tartışma alanları olmuştu. Arabesk, pop müzik, post modern edebiyat, sermaye destekli sanat kurumları, çağdaş sanat-güncel sanat tartışmaları ve çağdaş sanatın örgütlenmesi gibi başlıklar 80’lerin sonundan itibaren kültür alanının başlıca ‘sorunları’ haline geldi.
Arabesk ise bunlar arasında en popüler olanıydı. Fakat daha 1970’lerin ikinci yarısından başlayarak endüstrileşmenin etkisiyle barındırdığı duygusal isyanı terk etmeye başlayan arabesk; kısa sürede, kaderciliğin ve boyun büküp ağlamanın, teslimiyetin müziği haline geldi. Bir müzik türü olmanın ötesinde ayrı bir kültürel anlam edindi, sınırlı da olsa bir alt kültür özellikleri göstermeye başladı.
Özellikle 1980’den sonra arabesk tamamen egemen kültürün bir parçası haline geldi ve ANAP tarafından politik bir zemine oturtuldu. Magazin ünlülerinin kullanıldığı Amerikan tarzı seçim kampanyalarını Türkiye’de uygulayan ilk parti olması, seçim çalışmalarında arabesk şarkı sloganlarının ve müziğinin kullanılması, bazı arabesk sanatçılarının ANAP çevresiyle yakın ilişkileri, arabeskin giderek ANAP ile özdeşleştirilmesine neden oldu. Yine bu dönemde o güne kadar gecekonduların müziği olarak bilinen arabeskin dinleyici kitlesinde ve buna bağlı olarak müzikal formlarında çeşitlenmeler yaşandı. Özellikle İbrahim Tatlıses ile arabesk halk müziğine formuna yaklaşırken, Bülent Ersoy ile de klasik Türk müziğine yaklaşıyordu. 1980’li yılların ortalarında büyük bir popülerliğe ulaşan ancak ömrü kısa süren taverna müziği arabeskin yeniden üretim kanallarından biri oldu. Arabesk bir müzikal form olarak etkisini yitirse bile özünü oluşturan ağlaklık önce pop müziğin daha sonra da elektronik ve rap müziğin içinde eriyerek kendini tekrar üretti ve 2020’ye kadar gelmeyi başardı.
Polis copuyla kültürel iktidar
AKP sıradan bir düzen partisi değil; kurucu ve ‘özel yetkili’ bir parti. AKP’nin kültür politikası da kendisi gibi sıradan değil. AKP’nin ‘demokratikleşme’ tiyatrosunun hala alıcı bulduğu dönemlerde sanatta ve kültürde piyasanın önünü açmak dışında özel bir politika geliştirilmedi. Ancak, özellikle 2013 Haziran Direnişi’nden sonra demokrasi maskesini yitiren AKP kendi seçmenini konsolide etmek, bir kısmını aktif bir sokak gücü haline getirmek ve siyasi rakiplerini hizaya sokmak için bir ideolojik hamle yapması, yeni bir kültür politikası oluşturması gerektiğini fark etti.
Bunun ilk acemi adımları AKP’nin ideologlarının solun ve Kemalizmin ‘kültürel hegemonyasına’ karşı bayrak açması oldu. Ama bu hegemonya mücadelesi bir sanatsal üretim çağrısı olarak değil, düşman cephenin elinde tuttuğu iddia edilen imkanlarına karşı bir linç çağrısı, bir mağdur edebiyatı olarak gelişti.
Gericilere göre kültür, yerli-yabancı ekseninde kurgulanmış kültürel savaşın en önemli mevzisidir ve mutlaka ele geçirilmeliydi. Bu açıdan Erdoğan’ın daha 28 Aralık 2016’da sarf ettiği şu sözler tesadüf değildi:
“Sadece iki alanda arzu ettiğimiz seviyeye ulaşamamış olmaktan dolayı fevkalade üzgünüm. Bunlardan biri eğitimdir diğeri kültür sanattır. Önümüzdeki dönem bu iki alanı önceliklerimizin en başına çıkarmak mecburiyetinde olduğumuza inanıyorum.
Milletine tepeden bakan, onu hor gören saplantılı aydınlara değil; gerçekten hür düşünceli ama aynı zamanda kendi tarihi ve milletiyle barışık münevverlere ihtiyacımız vardır. Yaşadığımız diğer krizler gibi kültür, sanat, ilim üretimi krizinden de ancak bu şekilde kurtulabiliriz”
Hegemonya mücadelesinin tek bir ayağı yok. Ama şundan emin olmak gerekir, bu mücadele bizim anladığımız gibi bir ideolojik mücadeleyle veya nitelikli sanat ürünlerinin üretimi için teşvik gibi hamlelerle gerçekleşmeyecek. Barış bildirisinin ardından yaşanan akademisyen kıyımı, YÖK eliyle sosyal bilimlere ve Güzel Sanatlar Fakülteleri’ne savaş açılması bu hegemonya mücadelesinin bir ayağıydı.
Diziler en önemli silah
AKP’li belediyelerin faaliyetleri, vakıflar, yandaş üniversite yönetimleri… Herkes üzerine düşeni yapmaya çalışıyor. Ancak AKP’nin asıl önem verdiği alan televizyon… Televizyon ekranında, özellikle de mantar gibi çoğalan Osmanlı-Selçuklu konulu diziler de bu işin bir diğer önemli ayağını oluşturuyor. Türkiyeli izleyiciler günde ortalama dört saat televizyon seyrediyor. Bu sürenin yaklaşık yüzde 60-65’ini ise, tekrarları ve özetleriyle birlikte 150-180 dakika süren dizilerin oluşturduğu düşünülürse devasa kaynaklar akıtılan bu dizi furyasının nereye hitap ettiği anlaşılmış olur.
Diriliş Ertuğrul ve Payitaht Abdülhamid gibi geçmiş dönemleri konu alan televizyon dizileri geçmişteki olayları yeniden kurgulayarak iktidar için toplumsal destek devşirmeye çalışıyor. O döneme dair televizyon dizileri üzerinden kurgulanan anlatı üzerinden günümüz siyaseti yorumlanıyor ve şekillendirilmeye çalışılıyor. Örneğin Abdülhamid dizisinde, Tıbbiye öğrencileri istibdat karşıtı bir protesto gösterisi düzenledikleri esnada birden (normalde Yıldız Sarayı’nın bahçesine bile korkusundan inemeyen) Abdülhamid geliyor ve protestocu öğrencilere, “Okuduğun mektebi kim açtı evladım?” “İstanbul’dan Berlin’e trenle kaç günde gidilirdi? Şimdi üç günde gidilir”, “Hürriyet istersiniz, hür değil misiniz?” gibilerinden ‘tanıdık’ sorular yöneltiyor.
Dizideki yol, köprü yapmayı; parlamentoya ve siyasi özgürlük sahibi olmaya eşitleyen kurgunun Türkiye siyasetinde nereye denk geldiği çok açık. Dizide bu kafa, Haziran Direnişi’nde olduğu gibi demokrasi taleplerini gençlerin cehaletiyle ve ‘yabancı’ güçlerle açıklayıp lanetliyor. Bu dizilerde net olarak AKP’yi Ertuğrul Gazi’nin, Abdülhamid’in mirasçısı olarak konumlandıran bir tarih anlatısı işleniyor. Osmanlı’nın kuruluş döneminden beri, düşmanların özünde değişmediği; bunların ‘yerli ve milli’ güçleri boğmaya çalışan yabancı, ‘gavur’ ve ‘kökü dışarıda şer odakları’ olduğu vurgulanıyor. Genel olarak verilen mesaj çok aleni ve kaba şekilde işlense de sanat yönetiminin, görüntü kalitesinin, efektlerinin ve aksiyonun iyi olması bir ölçüde izleyiciyi bağlıyor.
En önemli mesajsa liderlikle ilgili. Liderler hata yapmıyorlar, yapsalar bile ya iyi niyetlerinden ya da etrafındakilerin yanlış yönlendirmesiyle hata yapıyorlar. Zaten genelde hata gibi görünen kararların, sonradan çok doğru hamleler oldukları ortaya çıkıyor. Liderin sözünden çıkılmaması gerektiği işlenerek lidere mutlak itaat isteniyor ve liderin etrafında kenetlenilmesi gerektiği mesajı veriliyor.
Yine bu dizilerde artık mide bulandırıcı bir hale bürünmüş olan, lidere manevi destek olmakla ve yol göstericilikle görevli dini tiplemeler de önemli yer tutuyor. Aslında bu tarz tiplerin geçmişi uzun sayılır. Türk televizyonlarında bu karakterler ilk kez Osman Sınav’ın mafya dizilerinde ortaya çıkmıştı. Her mafya dizisinde bir benzeri olan bu karakterler ilk piyasaya sürüldüklerinde hafif deli bir görüntü çiziyor, Yeşilçam filmlerindeki bilge balıkçı tiplemelerine benziyorlardı. AKP iktidarı ile bu bilge tipler yavaş yavaş tasavvufla ilgilenen ve ana karaktere manevi güç sağlayan tiplere dönüştü. Düşünüldüğü zaman mafya dizilerindeki ‘bilge’ tiplerin tarikat şeflerine dönüşümüne, mafya liderlerinin Erdoğan’ı temsil eden tarihi karakterlere dönüşümü de eşlik ediyor. Erdoğan’ın televizyon ekranlarında çete reisleriyle ve çek senet tahsilatçılarıyla eşitlenmesi, Ahmet Şık’ın AKP’yi ‘mafya iktidarı’ olarak tanımlamasına denk düşen ‘hoş’ bir tesadüf olarak görülebilir.
Bu maya tutar mı?
Özetlemek gerekirse bugüne kadar hayata geçirilen kültür politikası şu: Mutlak itaat ile birbirine bağlanan millet-cemaat-lider piramidi, özgürlük ve demokrasi taleplerini ‘yabancılık’la damgalama, bazen birbirinin içinde eriyen “solun kültürel iktidarına karşı cihat” ile “kültürün kendisine karşı cihat” …
Peki bu politika başarılı olur mu?
Türkiye halkı, AKP’nin kendisine biçtiği deli gömleğini yırtıp atamasa da ilelebet giymeyeceğini defalarca gösterdi. Ne olursa olsun, Türkiye halkının büyük bölümü bugüne kadar AKP’yi kabul etmedi ve yaşanan güncel gelişmeler gösteriyor ki etmeyecek de. Televizyonun etkisi elbette küçümsenmemeli ancak bu gömlekteki “kültürel iktidar” söküğü kılıç kalkan dizileriyle yamanacak kadar küçük de değildir.
Bu kavga boş kavgadır. Siyasal İslam’ın neoliberalizme rıza üretir hale geldiği, krize perde edilmeye çalışıldığı günümüz Türkiye’sinde “dini ve milli değerler” ile iktidar arasındaki ilişkinin kültürel hegemonya doğuramadığı defalarca görüldü. Yapılan işler artık yamalı bohça gibi sırıtıyor. Propagandası yapılan “asrı saadet huzuru” ile lideri altın tahtlarda oturan AKP’yi teolojik kavramlarla bağdaştırmanın ve buradan bir davaya dair kültürel anlatı inşa etmenin imkânı yoktur. Arapça “Allah” yazısından esinlenerek inşa edilmiş rezidanslar, Kâbe şeklinde yapılmış pastalar, cam giydirme yapılmış camiler, Saray’da yabancı konukları karşılayan takma bıyıklı yeniçeriler bu yamalı bohça halinin göstergesidir.
Peki ne olacak? AKP’liler asla kültür alanında hegemonya kuramayacak, bir davanın sanatını yapamayacak.
İş bir yerde basit gerçekliğin duvarına çarpıyor. O da şu: Roman yazılacaksa Berkin Elvan için yazılır, Berkin’i vuran polis için değil… Şarkı bestelenecekse işçiler için bestelenir, patronlar için değil… Tecavüzcüler, işkenceciler, katiller, ciğer çürüten gaz bombaları, kafa kesen cihatçılar için yazılan hiçbir şiir geleceğe kalmaz.

