Türkiye tarihi, damatlar yönünden epeyce zengin bir geçmişe sahip. Ya da Türkler’de damatlık önemli bir mefhum ki bazı kişiler yaptıklarıyla değil, damatlıklarıyla tanınıp tarihe geçiyorlar. Oysa damatlık, salt aile içi bir olgu ve başkalarını hiç ilgilendirmiyor. Bu bağlamda son birkaç gündür Berat bakanın “istifası” Türk siyasetinin baş konusu haline geldi. O kadar ki teknik ayrıntıdan öteye geçmeyen “internet istifası”nın devlet teamülleri açısından geçerli olup olmadığı bile TV kanallarındaki gazeteci sıfatlı “her şeyi bilenler”ce tartışıldı. Hem de kendine “solcu”luğu kartvizit haline getirenlerce. Oysa halkımızın yakıştırdığı gibi “Hatice’ye değil, neticeye bakmak”la bu lüzumsuzluklar tartışma konusu olmaktan çıkarılabilirdi. Tabii halkın asıl konuyu anlayıp tartışması önlenmek istenmiyorsa… İlk netice Berat bakanın bakanlık görevinden ayrılmasıydı. İkinci ve daha önemlisi bu ayrılışa atfedilen anlam.
Berat adlı gencin bakanlıktan ayrılması her şeyi özüyle değil kişilerle izah etme mantığının tipik bir yansıması. Bu kişinin bakanlıktan ayrılması AKP’nin genel çizgisinde kayda değer bile değil, hemen hiç bir değişiklik yapmaz. AKP/RTE’ın emperyalist-kapitalist sistemin dönemsel/konjonktürel çıkarlarını yerine getirmek için kurulup yönetime getirildiği açıktır. Örneğin RTE’ninbütün afra tafrasıyla “BOP’un eş başkanı olduğunu açıklaması bu ilişkinin görüngülerinden biriydi. Bu bağlamda biçilen rolün, döneminin geçmesiyle bunların da emperyalizm nezdindeki görevleri sona erecektir. Türkiye tarihinde en uzun iktidar dönemini yaşamaları, en fazla oya sahip olmaları yanında, şimdiye dek kaç bakan ve başbakan değiştiğini, ama AKP-RTE zihniyetinin geçerli kaldığını hiç akıldan çıkarmamak gerekir.
Emperyalist-kapitalist sisteme baştan beri belirlenen bütünleşmeden ayrılmadıkça ülkenin kapitalist siyasi iktidarının bile ülke yurttaşlarınca belirlenmeyeceği bilinmelidir.Tam bütünleşmenin başladığı 46’dan sonra kurulan ve iktidara getirilen tüm parti ve yönetimlerin ABD parmağını taşıdığı yerli ve yabancı tonlarca kaynakta belgelenmiştir. Adına “çok partili demokrasi” sıfatı eklenerek Türkiye halkına ve milletine Kurmaca “orta oyunu” oynatılmaktadır.
Şimdi kendilerine “kemalist” adını yakıştıranların kaba etlerine iğne batırılmış gibi hoplatacak bir şeyi daha “Haydi bir daha tekrar edelim!” :
Daha Kurtuluş Savaşı başlangıcında bir yandan halk-millet nutukları atılırken, emek, üretici, köylü karşıtı, sermaye yanlısı iktidar fiilen kurulmuştu. Bugün”millet-halk yönetimi” olarak nitelenip “kongreler iktidarı” gibi Sovyetik çağrışımlar yakıştırılan Kurtuluş Savaşı, milletin değil, millet içindeki egemenlerin örgütleyiciliği ve önderliği, üretici halk, ağırlıkla köylü, az miktarda işçinin fiilen savaşmasıyla başarılmıştır.Taaa Amasya Tamimi’nden başlanarak Erzurum, Sivas ve Ege kongreleri bileşimlerinde temsilci katılımcıların mesleki-sınıfsal özellikleri bunu açıkça göstermektedir. Meraklıları kaynaklardan araştırmalılar. Keza ilk TBMM üyelerinin meslek-sınıfları toprak ağası, tüccar (dönemsel olarak eşraf adıyla anılırlardı), asker, sivil bürokrat, avukat, doktorlardan oluşur. Esnaf hiç olmadığı bir yana bir tek düz üretici köylü yoktur. İşçi hakeza, %80’i köylü olan bir milletin meclisinde hiç köylü olmayışı en azından “halk egemenliği” iddiasının bir kılıftan başka bir şey olmadığını gösterir.
Vakti kerahatte 65’lerde cuntacılıkla iştigal edenler sosyalist olduklarını göstermek için “Atatürk’ün en büyük hatasının sosyalizmi getirmemek” olduğunu söyleyerek parsa toplamaya çalışırlardı. Bunlar M. Kemali bile anlamamış, sosyalizmin emir komutayla kurulacağını sanan siyasi eblehlerdir. Oysa ilk kez Mahir Çayan daha sonra Kesintisiz Devrim adıyla yayınlanan yazılarında sosyalizmi yukardan aşağıya iktidarın alınması olan Politik Devrim ve aşağıdan yukarıya kitlelerin doğrudan kuracağı Sosyal Devrim’den oluştuğunu marksizmin allame-i cihan olan(!) siyasi eblehler de dahil cümle aleme öğretmişti. Sosyal gelişme, dönüşüm ve gelişmeleri kişilerle izah eden mantık Türkiye’nin idealizmden bir türlü kurtulamayan “solcu”(!) ları da bu bağlamda yapay “RTE-Damat Berat” ikileminde tartışıyorlar. Sağcısı solcusu, AKP’lisi Kemalisti bunların tipik örneği yine kemalist gelenekte vardır. Dönemin Ankara Valisi Enver Kuray’ın huzuruna getirilen içlerinde yanlış anımsamıyorsak Can Yücel’in de olduğu solcu gençlere “Bu memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz, size ne oluyor?” diye çıkışması sınıfsal tavrı emek ve üretici yanında olmayanların sınıfsal-siyasal akrabalığının en yalın kanıtı değil midir?
Bu mealde Kurtuluş Savaşı kongre ve meclislerinde köylü-işci-esnaf temsilcilerinin olmayışı bir durum belirlemesidir. Var olma olasılıkları sosyalizmin kanıtı olamaz. Haydi bir daha tekrar edelim”: Sosyalist toplum iktidarın alınmasıyla üretici kitlelerin aşağıdan yukarıya fiili ve doğrudan katılımıyla kurulabilir. Bu aşamada göreli emperyalizm karşıtlığı hem nesnel olarak emperyalist işgal, hem de Sovyet desteği sağlamak içindir. Kurtuluş Savaşı esnasında M. Kemal baştan beri hedeflediği “Batılılaşmayı Batı’ya karşı bir sorun” olarak alırken daha nesnel ve gerçekçiydi. Ama bu gerçekçiliğine rağmen batılılaşma/kapitalistleşmenin hedeflendiği bir an bile olsa unutulmamalıdır. Değilse “muasır medeniyetler” kapsamına en yeni, çağdaş, zamandaş olan Ekim/Sovyet devrimi hiç girmiyordu. Baştan belirlenen bu temel yönelim daha Cumhuriyet bile ilan edilmeden 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde resmen emperyalizme teminat olarak gösterildi. Yabancı sermaye engel değil teşvik görecekti. İçte ise yine daha cumhuriyetten önce 1923 Mart’ında Tarsus’ta çiftçilerle yapılan toplantıda köylülerin üretip “yerli ve milli” tüccarların pazarlayacağı tebliğ ediliyordu.
Diğer yandan içeriğinin ne olduğu bilinmeden tutturulan laiklik, hiç de gerçek anlamda laiklik değil şekilseldir. “Allah’ın Vekili-Gölgesi” (ZillullahPadişah’a ait olan egemenlik sözde “millet”e-halka veriliyor, milletse “6 ok ilkeleri”ne uyması anayasal zorunlu kılınarak “Allah Kulu” yerine “devlet kulu” haline getiriliyordu. Devlet organı olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşu ve etkinliği ise anlatılması mümkün olmayan totolojidir.
Genel ve soyut bakışla TC Devleti’nin;
-İster kemalizm liberal uygulaması(1923-30), ister devletçi uygulaması (1930-1946)
-İster DP/Menderes “hür teşebbüşçülüğü”, -İster Demirel-Ecevit “sanayi-kalkınmacılığı”,
-İster Özal-Çiller CIA’cılığı”,
-İster AKP-RTE ” şeriatçılığı”nda değişmeyen öz kapitalizmdir. Daha doğru bir deyişle “kapitalist olma özentisi” demek gerekir. Tam da La Fontain Kurbağa-Öküz fablındekiPATLAMA’ya benzemektedir. Aslolan kurbağa da öküz de olmayı reddedip insan olmaya karar vermektir. İnsan olmaksa verili koşullarda ancak sosyalist olmakla mümkündür. Bilenler Halk Müziği’nin de uğraşı alanlarımızdan biri olduğunu bilirler. İnsan olmakla ilgili bir anektodlabağlayalm: Usta virtüöz-hoca Arif Sağ “Ben de bir insan olmaya geldim” türküsünü ilk derlediğinde büyük bir zevkle duayen-hocamız Nida Tüfekçi’ye çalıp söyleyerek övgülerini bekler, Nida Hoca sevindiğinde ve neşeli olduğunda pek güzel konuştuğu “Yozgat Ağzı”yla takdirlerini belirtir: “Lan ooolum Arif, sonunda doorbigararvirmişsin. “Bu bağlamda ve yeniden:
-Ya kapitalizm, ya insanlik! -Ya Barbarlık, ya sosyalizm…
Emperyalizmle bütün ilişkiler koparılmalı, bütün ikili anlaşmalar iptal edilmeli, ülke bağımsızlaştırılmalı; üretenin yöneten olacağı düzenin kurulması için kitleler bir an önce ve en sağlıklı biçimde örgütlenmelidir!..

