Berat Albayrak’ın istifası daha doğrusu tasfiyesi giderek derinleşen ekonomik krizden kurtulabilme arayışının ürünüydü. Damat bakan ekonomide “V tipi toparlanma”dan bahsederken, U dönüşü bir hamle eşliğinde kapı önüne konuldu. Hem de ilk ve son tahlilde emir kuluyken ekonomideki kara tablonun faturası heybesine doldurularak. Hem de kayınpederinin ekonominin içine itildiği sefil durumdan son anda haberdar edildiğine inanmamız istenerek. Kendisinden habersiz memlekette kuş uçurulamayan Erdoğan’ın Merkez Bankası’nın kasasının tam takır hale geldiğinden habersiz olması gibi. Ortalama insanın zekasıyla alay edercesine. Ancak belli ki, ortalama insanın değil de bir vakitler Berat Albayrak’ın ballandıra ballandıra aktardığı, “Cumhurbaşkanı aya dört şeritli yol yapıyoruz dese inanırız” diyen AKP’li seçmenin zekasına/ferasetine yatırım yapılmıştı. Tabi bir de havuz medyasının “hınk deyiciliği”ne.
Evet, ekonomide deniz bitmiş karaya toslanmış durumda. Vakti zamanında gösterişli biçimde açıklanan 2023 hedeflerine, yüzde 50 indirim yapılmış halde bile ulaşmanın imkansız olduğu açığa çıkmış durumda. Berat Albayrak eliyle yürütülen; ekonomik aktörleri zapturapt altına alma, yasakçılık, tehdit, korkutma merkezli politikaların derde derman olmadığı açığa çıktı. Şimdi uluslararası ve ulusal sermayeye tam biat ederek işler düzeltilmeye çalışılıyor. Amerika’da değişen yönetime de selam çakılıyor: “Ne istediğinizi biliyoruz, yapacağız” deniyor özetle. Ekonomik krizin dış güçler, finans merkezleri vb. odakların çektikleri operasyonlarla ilişkilendirilmesine ara verilmiş ve şunlar söylenmeye başlandı:
“Türk ekonomisine ve Türk Lirasına güvenen yerli ve uluslararası yatırımcıların kazancını kendi kazancımız olarak görerek, yatırımcılara her türlü kolaylığı gösterecek, desteği vereceğiz. Ülkemizi riski az, güveni yüksek, kazancı tatminkar bir cazibe merkezi haline getirmekte kararlıyız. Makro ekonomik istikrarı tahkim edeceğiz. İş ve yatırım ortamını daha cazip hale getirmek istiyoruz. Ekonomi yönetimi uluslararası yatırımcılarla yakın temas halinde olacak. Bu yatırımcılarla bir dizi toplantılar yaparak bizzat anlatacağız. Yapısal reformlar sürecek.” (Erdoğan)
Çünkü dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmanın kıyılarında dolaştıklarını biliyorlar.
Erdoğan’ın “sanılmasın ki milletimizin bize verdiği kredi sonsuzdur. … milletin beklentilerini karşılayacak şekilde çalıştığımız sürece bu kredi devam eder. Kerameti kendimizde görüp milletten yüz çevirdiğimiz, ülkeyi yönetme ve büyütme vazifemizi bir kenara bırakıp, kendi hesaplarımızın peşine düştüğümüz gün artık bu partinin misyonu bitmiş demektir.” sözleri bu korkunun açık ifadesiydi. Saray rejiminin son dönem icraatlerinin hepsinde bu korkunun izlerini görmek mümkün zaten. Erozyona uğrayan ve tersine çevrilmezse kendisini alaşağı edecek seçmen kaybını durdurma kaygısı, içerde ve dışarda yapılan atraksiyonların merkezinde yer alıyordu.
Tekelci sermayeye selam, yola devam
Erdoğan’ın ve yeni ekonomi yönetiminin ifade ettikleri yeni politikalar uzun zamandır iç ve dış büyük sermaye çevrelerinin dile getirdiği yapılması gerekenler listesi ile aynılık içeriyordu. Öngörülebilirlik, hukukun üstünlüğü, şeffaflık, finansal istikrar vb. Sermaye dilindeki karşılıkları dikkate alınmadığında memlekete hukuk ve demokrasi gelecek saflığına düşmeyi sağlayacak cafcaflı sözlerden ibaret.
Erdoğan “Hazine ve Maliye Bakanımızın ve Merkez Bankamızın yeni başkanının, enflasyon hedeflemesini ve para politikası araçlarını, temel yaklaşımlarımıza uygun şekilde, şeffaf, öngörülebilir, istikrarlı bir seviyeye en kısa sürede getireceklerine inanıyorum. Elbette tüm bunları serbest piyasa ekonomisi kurallarından taviz vermeden, şeffaflığı ve öngörülebilirliği artırmak suretiyle yerli ve uluslararası yatırımcıları harekete geçirerek yapacağız.” diyor ve “müjde”yi veriyordu:
“Önümüzdeki aylarda hukuk devleti ilkesini güçlendirme, öngörülebilir, kolay erişilebilen, hızlı ve etkin işleyen yargı sistemi konusunda yeni adımlar atacağız.”
TÜSİAD yeni ekonomi yönetimini kutlamak için yayınladığı 10 Kasım tarihli açıklamada şunları belirtmişti:
“Ekonomide finansal istikrarın sağlanması büyük önem taşımaktadır. Bunun için serbest piyasa ilkelerinin gözetilmesi, ekonomi politikalarında öngörülebilirliğin artırılması ve kurumların bağımsızlıklarının ve liyakatın güçlendirilmesi gerekmektedir. TÜSİAD olarak, ekonomik istikrarı sağlamış, güçlü bir demokrasiye ve hukuk devletine sahip müreffeh bir Türkiye için kararlılık ve azimle çalışmaya devam edeceğiz.”
TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski de bundan bir ay önce 17 Ekim tarihinde şunları söylemişti: “Önce politikaların öngörülebilir ve güven veren bir çerçeveye oturması gerekiyor. Bunların başında da güvenilir bir hukuk devleti olmak geliyor.”
TÜSİAD’in öngörülebilir, şeffaf, güven veren bir yönetim arzusu devlet kaynaklarının kim tarafından yağmalanacağı, hangi sermaye grubunun önceleneceği bahsinde geride kalmamak arzusuyla ilişkilidir. TÜSİAD karlarına kar katmış olmasına rağmen AKP etrafında kümelenmiş çok dar bir sermaye grubunun açıkça kayırılmasına da son verilmesini istemektedir. (Geçmişte kendisinin sahip olduğu konum…) Güvenilir bir hukuk devleti vurgusu da temelde sermayenin güvenliğine dönük bir vurgudur. Tekellerin çıkarını gerçek kılma noktasında tekelleşen bir sermaye yönetimi (başkanlık yönetimi) hiç kuşkusuz sermayenin arzusudur. Ancak aynı sermaye akıbetenin bir insanın iki dudağı arasında olmasını ise istemez. Böylesi bir hareket serbestiyesinden tedirgindir ve sermayesinin, mülkiyetinin güvencesini istemektedir. Kelimenin tam anlamıyla burjuvazinin korunaklı limanı olan burjuva hukukunun geçerli olmasını yani.
Özcesi TÜSİAD’ın ve ara ara topa giren uluslararası kuruluşların zikrettikleri hukuk, demokrasi, öngörülebilirlik, şeffaflık gibi kavramlar emperyalist emeller ve dahi tekelci burjuva çıkarlar dışarda bırakılarak anlaşılamaz. Ötesi anlamını tam da bu zeminde bulur. Ekonomik ve politik kararların kendi ihtiyaçları ve çıkarları çerçevesinde alınmasının garanti edilmesi anlamında. Kelimenin gerçek anlamıyla hukuk, demokrasi, insan haklarıyla ilgileri yoktur, tersine tüm bunlara düşman siyasal gericiliğin beslendiği ana kaynaklardır. Bu kavramlara kitlelerin manipüle edilmesi, sistem içinde tutulması noktasında başvururlar temel olarak. Faşizm, diktatörlük, otoriterlik vb. gibi siyasi gericiliğin türlü türlü biçimleri ekonomik hayata hükmeden tekellerin çıkarları zemininde hayat bulur. TÜSİAD’da örgütlü tekelci sermayenin en irilerinden Vehbi Koç’un 12 Eylül Faşist Cuntası’nın lideri Kenan Evren’e yazdığı “emrinize amadeyim”le biten mektubu buna çok iyi bir örnektir.
Sonuç olarak ekonomik gidişat ve dış gelişmeler ışığında şekillendirilen yeni politikalardan hukuk, demokrasi, insan hakları bahsinde olumluluklar beklemek abesle iştigal. Sarfedilen reform sözlerinin tükürüğü kurumadan İBB Başkanı İmamoğlu hakkında açılan Kanal İstanbul soruşturması ve faşist mafya lideri Alaattin Çakıcı’nın Kılıçdardoğlu’na dönük tehdidine ses çıkarılmaması, tersine adeta yol verilmesi rejimin niteliğinin değişmez özünü bir kez daha net biçimde ortaya koyuyordu.
Bu kış Türkiye’ye demokrasi gelmeyecek elbette. Halka acı reçete, sermayeye yüksek karlar sunulacak her zaman olduğu gibi. İnsanca bir yaşam, demokrasi, insan hakları, adalet ancak halkların bu uğurda verecekleri mücadelenin eseri olacak.

