Kültür endüstrisi müzik, sinema, edebiyat ve plastik sanatlar gibi her türden kültürel ürünün metalaştırıldığı ve satılabilir bir hale dönüştürüldüğü bir süreçtir. 8-12 saatlik az maaşlı bir iş sonrası evine dönen birinin kendi yaşamından duyduğu memnuniyetsizliği unutturan şeydir bu. Bireyi toplumsallıktan uzaklaştırır ve sistemin meşruluğu ve zihinlerde yeniden üretimi için bir sigorta görevi görür. İnsanın her sabah kalkıp 12 saat çalışacak gücü bulmasını sağlar. Marx yabancılaşmayı anlatırken işçinin hayatının işten çıktığı anda başladığını söylemişti. Kültür endüstrisi düzenin iş saatleri dışında da işçiyi kontrol etmesini sağlar ve her sabah işe gelmek için mental olarak hazır olmasını kolaylaştırır. Bu bir kaçış illüzyonudur. Hücredeki mahkûmun delirmemesi için verilen havalandırma saatleridir. En kalabalık hapishane avlusunun da film ve diziler olduğu tartışmasızdır.
Zamanla film ve dizi sektöründe, kolay tüketileni sunabilenin pazarda öne geçtiği bir durum ortaya çıktı. Televizyonda yayınlanacak filmin veya dizinin saatini beklemek, korsan veya orijinal DVD kovalamak, hatta internetten izlemek veya indirmek gözümüze artık yorucu görünüyor. Saatlerce çalıştıktan sonra eve gelip kafa dağıtmak için açtığımız dizinin hangi bölümünün hangi dakikasında kaldıysak o dakikanın Netflix tarafından önümüze getirilmesi bile tercihlerimizi belirlerken göz önüne aldığımız etkenlerden biri. Fast food zincirlerinde alışık olduğumuz bir işleyiş bu.
Film izleme sürecinin kitlesel olarak Burger King’e gitme eylemine benzemeye başlaması, üzerine düşünülmesi gereken bir durum. Kolay ve hızlı tüketilen ürün olarak bir film; hamburgerden daha tehlikelidir. Kültür tekelleri ellerindeki imkanlarla ve sınırsız içerik sunma özellikleriyle başka platformlardan film/dizi izleme olanağını yok etmeye doğru gidiyor. Tüketimde yaşanan rakipsizlik üretimde de kontrolü beraberinde getiriyor. Piyasa dışı aktörlerin de söz hakkı olduğu festivaller türü süreçler önemini yitiriyor. Bağımsız üreticiler siliniyor. Tekelleşmenin sağladığı olanaklar kültürü şekillendirme konusunda bu platformlara büyük bir güç sağlıyor. Neye itiraz edeceğimiz, neye güleceğimiz, neye muhalefet edeceğimiz hatta nasıl seveceğimiz konusunda kontrol imkânı veriyor; kitlelerin yaşama bakışlarını etkiliyor.
Kültür endüstrisi, özgün olan her şeyi yutuyor; piyasa ve mevcut siyasal düzenin normları çerçevesinde içerikleri, bireyleri, toplumları aynılaştırıyor. Birey üzerinde hâkimiyet kuruyor ve azınlığı çoğunluğa, özgün olanı vasata benzemeye zorluyor.
Dijital platformların piyasadaki durumu
Türkiye TV sektörünün büyüklüğü 8 milyar TL’yi geçiyor. Yerli sinema sektörü 1 milyar, reklam yapım sektörü 2,5 milyar TL büyüklüğe sahip. TV dizilerinin ihracat geliri ise 3 milyar TL’yi buluyor. Yani toplamda yıllık 15 milyar TL’ye ulaşan bir sektör söz konusu.
Türkiye’de TV-Sinema yapım sektöründe çalışan insanların kesin sayısına dair net bir veri yok. İrili ufaklı üç yüz kadar yapım şirketinde, kabaca 10-15 bin kişinin çalıştığı tahmin ediliyor. Bu insanların neredeyse tamamı esnek istihdam koşullarında çalışıyor. Yani proje bazında çalışılıyor, bir iş olduğunda ekipler kuruluyor, iş bittiğinde ise yeni bir projeye kadar süren işsizlik dönemi başlıyor.
Netflix, Amazon, Blu Tv gibi piyasada “dijital içerik üreticisi platformlar” olarak bilinen kültür sanat tekelleri kuruldukları günden beri AB grubu denen TV izleyici tabanını internete çekerek pazardaki paylarını büyütüyor ve faaliyet gösterdikleri ülkelere özgü yerel içerikler üreterek yerlerini sağlamlaştırıyorlar.
2018 yılı itibariyle Amazon ve Hulu gibi rakiplerinin yükselişine rağmen liderliğini koruyan Netflix, küresel dijital platform pazarının yüzde 71’ini elinde tutuyor. Covid-19 salgınında Netflix’in yaklaşık 16 milyon yeni abonelik kazanarak 2020’nin ilk üç ayında 709 milyon dolar net kar ve 5,8 milyar dolar ciro elde ettiği biliniyor. Toplamda 183 milyon aboneye ulaşan şirket pazardaki liderliğini sürdürüyor.
Kanadalı Sandvine isimli firmanın 2018 yılı veri kullanımına ilişkin yaptığı araştırmaya göre ise Netflix, küresel internet trafiğini yüzde 15 oranında tüketiyor. Youtube’un payının sadece yüzde 11 olduğu düşünüldüğünde rakamın büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor.
Bütün bunların dışında Netflix faaliyet gösterdiği ülkelerde devletlerin talebi üzerine içeriklerini kaldırıyor veya sansürlüyor. Singapur, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Almanya, Vietnam ve Yeni Zelanda’da önceden üretilmiş ürünlere yönelik sansür işlemi uygulanırken Türkiye’de Aşk 101 dizisinin daha yayınlanmadan dahi “eşcinselliği özendirdiği” gerekçesiyle iptal edilmesi şirketin sansür taleplerine ne kadar açık olduğunu gösteriyor.
Sansürün ve piyasanın ortasındaki “Bir Başkadır”
Bu çetrefilli tabloda Netflix’te yayımlanmaya Bir Başkadır dizisi şüphesiz ses getiren bir yapım oldu. Ustaca çekilmiş, iyi bir sanat yönetimine sahip bir iş olarak haklı olarak dikkat çekiyor. Yerel sinemamızın uzun yıllar içinde geliştirdiği estetiği diziye aktarması bakımında da öncü olduğu söylenebilir. Bunlar hakkında söylenebilecek olumlu şeyler.
Ancak dizinin Türkiye toplumunu kabaca laik elitler ve gariban muhafazakârlar olarak okuyan liberal paradigmayı temel alan bir öykü anlattığı da aşikâr. Halk TV izleyip yalıda oturan laiklerin ve cahil, yoksul fakat iyi kalpli muhafazakarların eski Samanyolu TV dizilerinde kalmadığı görülüyor. Savunanın kimliğine göre yanılgı veya yalan olarak kabul edebilecek ve artık tarihe karıştığı düşünülen bu anlayışın iyi kotarılmış bir dizi sayesinde geniş kitlelere ulaşması her şeyden kültür endüstrisinin gücü konusunda bir fikir vermeli.
Kurgu büyülü bir şeydir. Gerçek karakterler, gerçek diyaloglar ve gerçek olaylar kullanarak gerçekten daha gerçek görünen bir yalan inşa edebilir. Yönetmenin bunu planlı yapmasına da gerek yok, yönetmen anlattığı yanılgıya kendi de samimi olarak inanabilir. Ürünün hakikati anlatıp anlatmadığının referansı ise hiçbir zaman ürünün kendisi olamaz. Zira sanat sürecinin dışında bir yerlerde olan gerçek, tahmin edildiği kadar basit ve açık değildir; özenle çalışılıp, incelenip ortaya çıkarılması gerekir. Bunun için bilgi ve yönteme ihtiyaç vardır.
Ezenleri laiklikle, ezilenleri dindarlıkla damgalayıp sınıfsal konumları kültürel kimliklerle bağdaştıran bu hikâyenin gerçek olmadığı yıllar boyu binlerce kez anlatıldı. Fakat tartışmalı bir meseleyi yaygın bir yanlış okumayla irdeleyen dizi, Türkiye toplumunun ayrıntılı bir çözümlemesiymiş, ciddi bir sosyolojik bir araştırma ürünüymüş gibi muamele görüyor. Dizinin yönetmeni ve yapımcıları bunca kopan fırtınaya rağmen buna itiraz etmediğine ve oyuncuları da “Hepimiz kardeşiz” temalı röportajlar verdiğine göre; onlar da yaptıkları işi böyle görüyorlar.
Üzerinde durulması gereken Netflix’te böyle bir iddia hayata geçirilebilir mi sorusudur. Pazarın lideri, herkesi yuta yuta ilerleyen ve iş tuttuğu devletlerin bir dediğini iki etmeyen bir tekel, egemen fikirlere aykırı bir şey yayınlayabilir mi veya vasatın dışına çıkabilir mi? Yoksa yapıp yapabileceği iktidarın yıllardır anlattığı öyküyü allayıp pullayıp izleyici karşısına çıkarmak mı? Tersten soralım; dinselleştirme AKP’nin temel politikalarından. Devlet ve sermaye eliyle Türkiye toplumunun bir cemaat toplumuna doğru gidişi de dizide işlenenin aksine gerçek bir olgu olarak önümüzde duruyor. Ne kadar ustaca kotarılırsa kotarılsın bunun panoraması Netflix’te yer bulabilir miydi?
Tekeller böyle “ciddi” işlere giriştikleri zaman ya ciddi değillerdir ya da egemenin işine geleni söylerler. Tablonun bütünü gösteriyor ki dijital platformların bırakalım özgünlüğün ve özgürlüğün zemini olmasını, kültürün kontrolü konusunda kendilerinden önce hiç kimsenin yapamadığı kadar güç sahibi olma ihtimalleri var. O yüzden bu platformlara ve buradaki içeriklere büyük payeler vermeden önce temkinli olmakta fayda var. İzlemesi güzel, duyması hoş diye hiçbir yalana inanmak zorunda değiliz.

